import_export time pin-drop map info close plus new-window texture engelsiz klima wifi usb bisiklet ring-hat ekspres-hat tek-bilet cift-bilet metrobus vapur tren metro havalimani hastane hastane tarife hattipi arrow-line-up arrow-line-down arrow-line-left arrow-line-right arrow-left arrow-right arrow-dropdown home navigation menu-location menu-map menu-card menu-stars menu-more search facebook twitter instagram youtube vine linkedin rss delete playlist_add loop list

“İstanbul’a elektrik getiren havayi hattın direğini ilk gören benim”

 

Röportaj: Filiz Acar, Fotoğraf: Fatih Sultan Kar

 

İSTANBUL- Bir gün yolda yürürken kendisine nereli olduğunu soran kişiyi İstanbullu olduğuna inandıramayan Dündar Aytar, demek ki bir şeyleri yazarak anlatmak gerek düşüncesiyle kaleme sarılır. Küçük bir çocukken İETT’de yüksek mühendis olan babasının elinden tutarak santralleri gezen ve bu gezilerden birinde İstanbul’a elektrik getiren havayi hattın direklerini ilk gören kişi olma şansını yakalayan Aytar, 1950’lerin İstanbul’unu resmettiği kitabı “Çekilin Yoldan Geliyor Vatman”’ı yazar. O yıllara ait bir tekerleme olan kitabın adının belirlenmesinde Aytar’ın tramvaylara olan sevgisi etkili olur.

 

2006 yılının Mart’ında yeni projesine malzeme toplamak amacıyla İETT’yi ziyaret eden Aytar, Metro Han’ın odalarını tek tek dolaşarak anılarını tazeler. “Buraya doktora muayene olmaya gelirdim, hatta o beyefendi okul için raporlarımı tanzim ederdi” diyen  Aytar, o zamanlar Türkiye’nin ilk elektrikli hesap makinelerine sahip olan İETT’nin genel müdürlük binasına babasıyla birlikte geldiğini, büyüklerinden izin alarak kullandığı bu makinelerle fizik-kimya ödevlerini yaptığını anlatırken oldukça duygulandı. Daha sonra İETT’nin Ulaşım Kütüphanesi’ne konuk olan Aytar, kitapla birlikte çocukluğunun İstanbul’unu, İETT’yi ve tramvayları İETT Web’e anlattı. 

 

 

"İstanbul İstanbul gibiydi"

 

Sizi anılarınızı yazmaya yönelten sebeple birlikte tramvayları bu anıların merkezine yerleştiren neydi?

“Bu kitabı yazmamın iki nedeni var. Bir tanesi; bir gün bir adam bana nereli olduğumu sordu. Ben ‘İstanbulluyum’ dedim. `Annen baban nereli?` dedi. Onlar da İstanbullu dedim, inandıramadım. O zaman dedim ki kendi kendime bir şeyler göstermemiz lazım bu dünyaya. İkincisi de; bazen arkadaşlarla yürüyüşe çıkıyoruz, sürekli buraya bu kadar şey dikilir mi, nasıl oldu da Kalamış koyunu bu hale getirdiler, bak adam bizim denize girdiğimiz yeri doldurmuş, şu Moda burnunun haline bak, denize girilmiyor, yoldan geçilmiyor, geldiler Dolmabahçe sarayının arkasına otel yaptılar diye devamlı isyan halinde dolaşan huysuz ihtiyarlar şeklindeyiz. İnsanların davranışları da bizi etkiliyor. Teşekkür etmeyi, selam vermeyi bilmeyen insanlarla karşılaşıyoruz, şehrin emniyeti çok bozulmuş. Tramvay meselesine gelince; benim anlattığım yıllarda İstanbul’da ulaşım geniş bir tramvay ağıyla sağlanıyordu. O zamanlar İstanbul, büyük gelir farklılıkları olmayan, homojen bir şehir. Milyonerinden memuruna, askerine kadar herkes tramvaya biner. Özel otomobil yok. Birinci ve ikinci mevkiden oluşan tramvay rahat ve ucuz bir ulaşım aracıdır.”

 

O zamanın tramvay yolcuları nasıldı, şimdi ne değişti?

“O günle bugün arasında dağlar kadar fark var. Bir kere hayatın dinamikleri değişti ama bence gerekli ikazı da yapmıyoruz. Biz bağıramazdık, itişip kakışamazdık, tramvayda oturamazdık, inenlere binenlere yer vermek mecburiyetindeydik. Mesela bizim zamanımızda anne babalarımız ‘kalk’ derlerdi. Uyarı oradan gelmezse başka bir teyzeden ya da amcadan gelirdi. Bir kibarlık vardı. Ağzı bozuk birine `Arabacı gibi oldun` derlerdi. Arabacılar, İstanbul’un bıçkınları o zamanlar. Onlar küfür edermiş. O zaman İstanbul’da 18 bin araba var, afili. Çok ağırbaşlı insanlar vardı,  bizim kabadayı dediğimiz...Mahallenin namusu onlardan sorulurdu. İstanbul, İstanbul gibiydi.”

 

 

İstanbul bu kadar kalabalık değildi kuşkusuz, hayat sur içinde mi devam ediyordu?

“Sur dışı hiç aktivite olmayan bir yer gibiydi. O zamanlar İstanbul’da denize giremeyeceğiniz bir yer yoktu. Bayramlarda özellikle tramvaya binerdik. Dini ve milli bayramlarda şehir donatılır, süslenirdi. O zamanlar mantar tabancalarımız vardı. Çocuklar raylara mantar dizerdi. İçinde hafif barut olan mantarlar tramvayın geçişiyle patlar, muazzam bir taraka olurdu. O zamanlar bizim bayramlarımız da başkaydı. “

 

Bugün çocuklar, tramvayı bir ulaşım aracından çok oyuncak gibi algılıyor. Sizin çocukluğunuzda da böyle miydi?

“Raylı sistem farklı bir olgu. Bugünkü taşıt araçları gibi değil. Bir defa biz vatmanı seyretmeye bayılırdık. Benim yaşımdaki her çocuk el freninin ne anlama geldiğini bilir, asla dokunmazdı. Çanı bilirdik, kumandalar ne tarafa hareket ettirilirse ne olur, nasıl geri gider, kaymaya başlayınca kum nereden bırakılır, arızalandığı zaman ne yapar, tel nasıl kopar, yardım araçları nelerdir, hepsini bilirdik, vatman gözümüzün önündeydi, görürdük.  Tabii biz vatman olmadığı zaman arkada o çanı çalardık. Şimdi çok memnun oluyorum, genç vatmanlar da eskiler gibi melodik çalmayı öğrendi çanları.”

 

Asılma! Depoya gider

 

Çocuklar için tramvayla yolculuk salt bir yerden bir yere gitmek değil aynı zamanda bir maceralar silsilesiydi diyebilir miyiz?

“Çok doğru. Hızla giden tramvaya binmek delikanlılar için büyümenin simgesiydi. Bu aynı zamanda bir güç gösterisiydi. Bununla ilgili deyimler bile vardı hayatımıza giren. “Çekilin yoldan geliyor vatman” bir tekerlememizdi mesela. Güzel bir kıza sarkıntılık etmeye kalkana hemen etraftan uyarı gelirdi “Asılma, depoya gider” diye. O zamanlar tramvaylarda böyle yazardı. Sonra argo tabirle “Kuyruğunu tramvay çiğnemiş” demek; rezil olmuş, fiyakası bozulmuş anlamına gelirdi. Bir de karısı tarafından aldatılan erkekler için “Boynuzları tramvay arşesini geçti” denirdi.

 

Babanızın burada çalıştığını öğrendik. İETT’ye olan bağlılığınızın babanızla da ilgisi olabilir mi? Buraya gelip gider miydiniz?

“Tabii çok gelip giderdim. Sadece buraya değil, ben İETT’nin her tarafına girip çıkan bir çocuktum. O kadar ki burada büyüdüm diyebilirim. Mesela bu binayı gayet iyi tanırım. Bütün büyük trafo merkezlerini bilirim. İstanbul’a elektrik getiren havayi hattın ilk pilonunu (Direk) gören benim. Babamla beraber gitmiştik. Kablo gemisi Nihat’ta çok güzel saatlerim geçmiştir. Yüksek elektrik mühendisi olan babam Ali Lemi Aytar, 1920’de İETT’ye girmiş, kırk yıl çeşitli görevlerde çalıştıktan sonra 1960’ta şebeke müdürüyken emekli olmuştur. Babamın arkadaşlarını da gayet iyi tanırım. Hepsi gözümün önündedir. Doktora muayene olmaya gelirdim. Ayrıca lisede okurken ödevlerimi burada yapardım. Türkiye’nin ilk elektrikli hesap makineleri İETT’deydi o zaman.”

 

Bu insanlar arasında ilginç ve renkli kişilikler var mıydı?

“Muhakkak vardı ama biz onlarla konuşamazdık. Vatmanlar olsun, şoförler olsun o zamanlar muazzam bir ciddiyet ve disiplin vardı. Tramvayını durdurur, size yardım eder, bindirir ama sohbet etmezlerdi. Kollarında İETT yazan konçları olan üniformaları tertemizdi. Bir de kontrol mekanizması vardı, 1950’lerde sayısı bini geçmeyen vatmanlarla şoförlerin  psikolojilerini takip eden, onları eğiten birimler vardı. 300 tane tramvaya karşı otobüs sayısı 100’ü geçmezdi.”

  

“Yeni İETT eski İETT değil”

 

Eski İETT ile şimdiki İETT’yi karşılaştırmanızı istesek bize ne söyleyebilirsiniz?

“Bir defa yeni İETT, eski İETT’nin teknik imkanlarına sahip değil. Niye? Elektrik,tramvay, gaz işletmesi gibi pek çok işletmenizi ve bunların becerilerini kaybetmiş vaziyettesiniz. Yol nasıl yapılır, raylar sökülüp takılırken parke taşları nasıl yapılır bunu İETT bilirdi. Aydınlatma İETT’nin sorumluluğundaydı. Bugün bakıyorum da o koca kurumun yetkilerini budaya budaya bir otobüs şirketi haline getirmişler neredeyse... Burada yüz senelik tecrübe var.  İETT’nin uzman bir trafik kuruluşu olarak geliştirilmemesi beni üzüyor.”

 

Siz rayların sökülüp tramvayın kaldırılışına tanık oldunuz. Ne hissettiniz, halkın tepkisi nasıldı?

“Biz yeni araçların daha iyi olacağına inandırıldık. O nedenle tramvayların arkasından birkaç kişi hariç pek fazla kimse ağlamadı. Halk, daha modern bir ulaşım aracına geçtiğini zannetti, tabii sonra çok yanıldığını anladı. Otobüsler trafiği tıkıyor diye öyle güzel propaganda yapıldı ki İstanbullu, rahatlayacağını düşündü. Troleybüsleri İstanbullular hiç sevmedi, kişiliksiz araçlardı. Bugün müzede bile örneğini bulamazsınız. Tramvayları biz yüz senedir muhafaza ettik, bugün işletiyoruz. Tramvay aynı zamanda trafik düzenleyicisidir. Tramvayın geçtiği yerde kötü, kanunsuz park diye bir şey bulamazsınız. Park ettiğiniz zaman muhakkak o tramvay hattını çalıştırmak için gelir birisi kaldırır. Tramvayla oyun oynayamazsınız önünden geçmeye kalktığınız zaman gelir vurur.”

 

Tramvaylar kaldırılmasaydı bugünkü İstanbul’a cevap verebilir miydi?

“Tabii verirdi. Bugünkü modern tramvaylar daha hızlı. Bizimkilerden bahsetmiyorum sadece; Roma, Zürih, Amsterdam, Brüksel, Frankfurt, Viyana tramvaylarından... Roma’da mükemmel bir metro ve otobüs sistemi olmasına rağmen tramvaydan vazgeçmiyorlar. Gayet uzun tramvay hatları var. Zürih, tramvaydan başka bir şey düşünmüyor ama şunu da kabul etmek lazım, 1950’lerde pek çok yerde tramvaylar  bizdeki ya da biraz farklı nedenlerle ortadan kaldırıldı ama açıkça bir şey görülüyor ki; bütün dünyada bugün artık otobüsle iş götürmenin imkanı kalmadı.”


Dündar Aytar kimdir?

Dündar Aytar, üçyüz yıllık bir İstanbul ailesinin ferdi olarak 1941 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. İstanbul Amerikan Koleji Mühendis Mektebi Elektrik Bölümünün ardından Kansas State Üniversitesi’ni bitirir ve yüksek endüstri mühendisi olur. İki sene Amerika’da çalıştıktan sonra Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nda Proje Değerlendirme Uzmanı olarak başladığı görevini Danışmanlık Hizmetleri Müdürü olarak tamamlar. Daha sonra Türk Ekonomi Bankası ve Tekfenbank’ta Genel Müdür Yardımcılığı yapar. 1992 yılında emekli olan Aytar, 1995 yılında Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’na döner ve Genel Müdür Danışmanı olur. Burada üç yıl boyunca özelleştirme projelerinin sorumluluğunu üstlenir. Türkiye’de yönetim danışmanlarının kuruluşunda görev yapan ve bir dönem başkanlığını yürüten Aytar’ın en önemli çalışmaları Türk özelleştirmesiyle ilgilidir. 1985’ten 1997’ye kadar devlete danışmanlık görevini kesintisiz sürdüren Aytar’ın anılarını kaleme aldığı “Çekilin Yoldan Geliyor Vatman” adlı kitabından başka “Özelleştirmenin Hikayesi” ve “Danışmanlık Nedir Ne Değildir?” adlı eserleri bulunuyor.  Aytar, şu sıralar yazılar ve canlı tanıklıklardan oluşan bir “İETT Tarihi” üzerinde çalışıyor. 

 

 

Bu haber 5049 kez okundu